Üzüntüyü Nasıl Yendim?

Bu yazı, Instagram’da paylaştığım “Üzüntüyü Nasıl Yendim?” başlıklı konuşmanın genişletilmiş hâlidir.

 

Meslek hayatım boyunca insanların en kırılgan anlarına tanık oldum.

Bazen hastane koridorlarında…
Bazen yoğun bakım kapısında…
Bazen umutla bekleyen gözlerde, bazen de en sessiz vedaların içinde.

İnsanların en zor anlarında düşünceler de en şeffaf hâline gelir.
Korkular, umutlar ve kalpte taşınan yükler daha görünür olur.

Yıllar içinde şunu fark ettim:
İnsanların en çok korktuğu duygulardan biri üzüntüdür.

Kalpte taşınan o görünmeyen ağırlık…

Bazen bir kaybın ardından, bazen bir hayal kırıklığında, bazen de sebebini tam olarak açıklayamadığımız bir boşluk olarak gelir.

Ben de meslek hayatım boyunca bu duyguyla çok karşılaştım.
Hem başkalarının hayatında hem de kendi içimde.

Kalbimde iz bırakan bu üzüntüyü zaman zaman yenmek istedim.
Onu görmezden gelmek, bastırmak, hatta ondan kaçmak…

Ama zamanla başka bir şeyi fark ettim.

Belki de sislerin ardında görünmeyeni aramak yerine,
yanı başımızda duran duyguyu görmek daha sade ve daha gerçek bir yoldu.

Üzüntüyle savaşmak yerine,
onunla yaşamayı öğrenmek…

İşte o zaman içimde bir şey değişmeye başladı.

Bir gün kendime şöyle dedim:

Geçmişin kapılarını kapat.

Gerçekten kapat…
Ve o kapının kapandığını duy.

Sonra geleceğin kapılarını da kapat.

Çünkü çoğu zaman bizi yoran şey yalnızca bugün yaşadıklarımız değildir.
Geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin kaygılarını da aynı anda taşımaya çalışırız.

Oysa kalbimiz bu kadar ağır yükleri taşımak için yaratılmadı.

Ben geçmişin ve geleceğin yüklerini aynı anda taşımaktan vazgeçtiğimde,
üzüntüyle olan ilişkim de değişmeye başladı.

Üzüntü artık yenilmesi gereken bir düşman değildi.

Sadece görülmesi, anlaşılması ve zamanla bırakılması gereken bir duyguydu.

Belki de bazen yapmamız gereken tek şey şudur:

Geçmişin kapısını kapatmak.
Geleceğin kapısını kapatmak.

Ve kendimize şöyle demek:

“Şu an burada olmak yeter.”